21.Yüzyılda GENÇlik Söyleşisi
6/5/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi
Genç dergi editörü Mehmet Lütfi Arslan ve Cafcaf dergisi editörü Asım Gültekin ile 21.yüzyıl gençleri üzerine bir söyleşi.
21.yüzyılda genç olmanın tüm yükünü sırtına yüklenmiş gençleri 10 Mayıs 2008 günü Adnan Ötüken Kütüphanesi'nde aramızda görmek isteriz.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TEKME
5/5/2008 -Kategori: sanatkarimiz

Böbreğime tekme gelince ister istemez uyandım. Gözlerimi açtığımda karanlık odamda göz gezdirdim. Tekmeyi vurana dair bir iz aradım. Mümkün müydü bulmak? Gözlerimi kapamaya çalıştım acıyı hissetmeme rağmen bir kâbustu diye düşündüm. Zorla gözlerimi yumdum. Gözkapaklarımın işe yaramadığını gördüm. Çok sert bir tekme daha bu kez belime gelince tekmenin geldiği tarafa döndüm. Gözüm her ne kadar kapalı olsa da görüyordu tekmeyi vuranı. Saçları kır, çelimsiz, oldukça yaşlı bir kadındı bu sert tekmelerin sahibi. Yüzüne baktım kırışıklıkları gerdirseniz iki tane yüz çıkardı. Benim döndüğümü fark etti ama yüzünü ayağından başka yere çevirmedi. Ben de ayağına baktım. Ayağı yoktu. Vardı ama ayağı sadece ayakkabısıydı. Dizinin altından kesilmiş pantolon görünümlü eteğiyle ayakkabısı arasında görünen bir et yoktu. Bu sefer gözümü açtım. Aynı şeyi görüyor olmak benim korkumu ikiye katladı. Yeniden yüzüne bakmak istediğimde bana: “Kalk suya git sonra da görevini yap!” dedi. Soru bile sormaya cesaret edemedim ve suya gittim. Döndüğümde yoktu.
Yatağıma döndüm. Yarım saat sonra güneş doğdu. Uyuyamadım kalktım evin odalarını dolaşmaya başladım. Salona gittim. Kitaplığın önündeki kanepeye uzandım. Salon en serin odamızdı. Kısa kollu tişörtüm yüzünden kollarım üşüyordu. İçim bulanmaya başladı. Boynumu kanepenin koluna dayadım. Böyle yapınca bulantım giderdi. Gözlerimi kapadım kendimi kontrol ettim görmüyordum. Uyumaya çalıştım uyuyamadım bulantım geçene kadar salonda kaldım. Mutfaktan gürültüler gelmeye başladı. Mutfağa gittim annem her zamanki gibi kahvaltıyı hazırlamıştı. Uyanan geliyordu kahvaltı yapmaya. Mutfakta, gece gördüğüm kadına ait bir iz aradım. Bulamayınca yemeye koyuldum. Çok yiyor olduğumu annem fark etmiş. Elime kaşığıyla vurdu. “Yeter!” dedi. Sesini gece gördüğüm kadına benzetmeye çalışsam da benzemiyordu. O gün bütün odaları dolaştım. Her odada onu aradım bulamayınca biraz daha rahatlıyordum.
Gece ikide yatağıma girdim. Uyumayacaktım bekleyecektim gelip gelmeyeceğini. Gelirse kapıdan girerken tutacaktım elinden. Seher vaktine erince kendimi iyice hazırladım kapıya mıhladım gözlerimi. Ha geldi ha gelecek derken belime dünkünden daha sert bir tekme indi. Uğundum yatağın içinde. Sesim çıksın diyordum belki yan odada yatan dedem duyardı. Ama ne sesim çıkıyordu ne de acım geçiyordu. Ne yüzüne bakmaya cesaretim vardı ne de elini tutmaya biliyordum eli de yoktu. Öylece beklerken o elimden tuttu elini gördüm yumuş yumuş pürüzsüz ve damarları gözükmeyen bir eldi. Bağırdı peşi sıra “Kalk suya git sonra da görevini yap!”. Kalktım suya gittim. Döndüğümde yine olmayacak diyordum. Ama gitmemişti. Bu kez eliyle yatağımın yanındaki halıyı gösterdi. “Görevini yap!” dedi öncekinden daha düşük bir tonda. Halının üzerine gittim. Eliyle ima ettiği şekilde görevimi yaptım.
Görevimi yaparken öylece duruyordu. Görevim bittiğinde konuşmaya başladı. “Bir daha beni ayağına getirtme her gün böyle yapacaksın suya gidip agah olacaksın sonra da görevini uygulayacaksın zamanla anlarsın gözlerinin beni nasıl gördüğünü ama zamana dikkat et her gün tam bu vakitte!”dedi ve kapıya yöneldi. Çıkıp gitti. Peşinden koştum. Yoktu.
Onun hayalet olduğuna kendimi inandırmak istemiyorum. Ki o hayalet değildi. Çünkü hayal etmediğime emindim. Elimden tuttuğunda sıcağını hissettim. Tekmelerinin acısı belimde hala. O hayalet değildi. Kapılardan çıkıyordu. Duvarlardan geçmek bilmiyordu. Bildiği tek şey görevimi bana yaptırmaktı. Görevimi yaptığımda gelmiyordu. Ya gelirse diye geciktirmeyi bile düşündüm görevimi ama gelmedi.
Aylar sonra çizimler için okulda sabahlamıştık. Gece üçe doğru odaları gezen güvenlik görevlisiyle konuşuyordu iki arkadaşım. Ben de ayakta çizim yapmaktan bitkin düşüp masaları birleştirerek uyumayı denedim. Montumu yorgan, masanın tablasını çarşaf bilip vurdum kafayı yattım. Biraz kestirdikten sonra belimde o tekmelerin sancısını hissettim. Kalktığımda o yoktu. Bana miras bıraktığı tekmelerinin acısı beni uyandırmıştı. Ben de gittim görevimi yaptım. Hiçbir gün daha gelmedi, tekmelerin acısı da hiç gitmedi.
Ölçü Kültür Edebiyat Düşünce dergisinde yayımlanmıştır.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MÜRŞİT GÜNDAY
23/4/2008 -Kategori: sahnenin disindakiler

Benim 2.sınıf mimari proje dersi grup hocam. Ulusal proje yarışmalarında 5 birinciliği ve girdiği 55 yarışmadan 28 ödül alan mimar Mürşit Günday. Şüphesiz mimarlık fakültesinde şu güne kadar geçirdiğim günlerde üzerimde en çok katkısının bulunduğunu düşündüğüm insan Mürşit Günday’dır. Çünkü disiplini ve yöntemi kendisinden öğrendim. Kendisinin öğretmeye çalıştığı ama hala öğrenemediğim bir tek şey kaldı umarım onu da öğrenirim. O da SABIR.
Belki de bizim kuşağın çözmekte en çok zorlanacağı şeylerden birisi. Çünkü her şey o kadar hızlanmış ki biz istiyoruz başarı da o kadar hızlı bir şekilde geliversin. Ama bu pek mümkün olmuyor.
Geçtiğimiz hafta Mimar Mürşit Günday’ın bir konferansı oldu. Tabiî ki biz de katıldık. Kendi dönemlerinde maket dersine maket bıçağı getiremediklerini polislerin topladığını anlattı.
Biz diyoruz ki şimdi memlekette her şey bir anda düzelsin ama öyle kolay mı? O günlerden nerelere gelindiği ortada.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
NO COUNTRY FOR OLD MAN(YAŞLILARA YER YOK)
22/4/2008 -Kategori: 24 kare

No country for old man. 90lı yıllarda amerikan pop şarkı isimleri kalitesinde bir isme sahip bir film. Bana gerilim filmi olarak geldi. Bu yıl oskarı alan bir film olmasına rağmen çok farklı bir film değildi. Evet, başarı detaylarda gizlidir. Bazı unutulmayacak sahneleri var elbette bu filmin. Mesela yara temizleme sahneleri çok profosyonel;)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yerlere Göklere (Abdullah Harmancı)
15/4/2008 -Kategori: kitabayraci

Merhum Şair Ali Rıza Uluçamlıbel'e
Yeni bir okula başlayıp güleryüzlü öğrencilerle tanıştığı gün, seneler önce tanıştığı o sarı benizli öğretmenin ölüm haberini aldı. Bugün kendisiyle tanışıp yeni bir öğretmen tanıyan güleryüzlü öğrencilerin, seneler sonra kimin ölüm haberini alacaklarını sordu kendine.(Abdullah Harmancı, Yerlere Göklere/Ölüm Haberi)
Ali Rıza Uluçamlıbel aile dostumuzdu. Üstadım Abdullah Harmancı'dan Allah razı olsun ve Merhum şairimize de Allah rahmet eylesin.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yazarlar Birliği Kongresi ve Alacalı A.Ş.
15/4/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
EĞLENCE KÜLTÜRÜMÜZ
14/4/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

Uzaklardan sesler yaklaşıyor. İki toz bulutu adeta ufku bölüyor, ufku şekillendiriyor. Cirit oynayan iki Türk çocuğu, atalarının ta Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar at üstünde getirdiği belki de yarı küreselleştirdiği faaliyeti icra ediyor. Çöğen ve ciridi Hun imparatorluğundan beri oynuyor Türk milleti. Oynarken sadece oyalanmıyor. Savaşmayı, adeta hayatta kalmayı öğreniyor ve öğretiyor bir sonraki nesle. Nesil demişken bize geçmişimiz hakkındaki bilgilerin tamamına yakınını bulabildiğimiz tek kaynak Divan-ı Lügati’t-Türk’te Türklere hoşça vakit geçirten bir çok sözcük yer alıyor. Tüm bu sözcükler bizim eğlence kültürümüzün yapı taşları gibi. Alanlarına göre birkaçını sıralayabiliriz.
Oyunlardan: Boynuz, Salıncak, Aşık, Köçürme, Ondört, Tepük, Ceviz, Çelik-Çomak, Kuzurcuk, İtiş, Karaguni
Kutlamalardan: Oğul Toyu, Kız Toyu, Beşik Toyu, Ad Verme, Galpak Toyu, Diş Çıkarma, Sünnet, Okula Başlama, Askere Gitme ve Dönme, Gelin Toyu;
Yarış ve Sportif Faaliyetlerden: At Yarışları, Güreş, Çevgan, Yuvmak, İlişdi, Ok Atma ve yay kurma müsabakaları
Düğünler ve Bayramlardan: Yağmalı Toy, Küden, Bıçış, Halay, Mendiri, Er Yıpladı, Yalnğu, Ziyafetler: Süçik, Ketsem, Şenbuy, Suğdıç, Süçrük
Belki hepsini bilmiyoruzdur bu kelimelerin ama bunların büyük bir kısmı hala Anadolu’nun çeşitli yerlerinde talep bulmaktadır. Adları her yerde aynı olmasa bile temeli bunlardır. Bu eğlenceler üretildiği dönemlerde asla devlet eliyle yönlendirilen eğlenceler değildi. Halk özümüzdür, âdetimizdir diyerek bağlı kalmış ve sahip çıkmıştır. Osmanlı’ya gelindiğinde son haddine ulaşan coğrafyamızda, bu tip faaliyetlerin paylaşımını artırmak ve yaymak için eğlence hayatını yönlendiren resmi ve sivil kuruluşlar da kurulmuştu. Eğlencehane-i Osmanî Kumpanyası, Handehane-i Osmanlı Kumpanyası, Meserrethane-i Osmani Kumpanyası, Temaşahane-i Osmanlı Kumpanyası vb. organizasyonlarda profesyonel oyun ve eğlenceler düzenlenmekteydi.
Lakin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki kargaşa ortamı,dış güçlerin her şeyi endüstri haline getirme çabası, asırlara boyun eğmeyen kültürlerin böl-parçala-yut ana fikriyle sömürülmesi, savaşmaktan eğlenmeye vakit kalmaması gibi nedenlerle bu kültürün topal kalmasına sebep olmuştur.
Türkiye’mizin kuruluş yıllarından 1960’lı yıllara kadar gelinen süreçte yeni düzenlemelerin ve değişimin fırsat verdiği ölçüde geleneğine bağlı kalan milletimiz dünya iletişim teknolojisinin kazandığı ivmenin sonuçlarına bundan sonra daha çok katlanmak zorunda kalacaktı. Gazete, radyo derken televizyonun yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlaması komşunun akrabanın cazibesini içten içe çökertmeye başlayacak ve ekranlı kutular başköşeye kurulacaktı.
1980’lerde ülkemizde gerçekleştirilen darbe, her ne kadar ülkeyi en az on yıl geriye götürse de dünyadaki gelişmelerin daha hızlı bir şekilde içeriye yansımasına engel olamayacaktı. Özel televizyon kanallarının kurulmaya başlanmasıyla dördüncü kuvvetin eli güçlenmeye başlıyordu. Eylemler, müzikler, filmler sol dünya görüşünün güçlü enstrümanlarıyken dünyaya sağdan bakanlar da kendilerine özgün eylemler, müzikler, filmler üretmeye bu dönemde başlıyordu. Bunlar oluşan yeni kültürün temelleriydi. Milletimiz eski heyecanını arayacak ve bu heyecanı muasır dünyanın sunduklarıyla harmanlanmaya başlayacaktı.
Televizyon en büyük zaferini 1990’lı yıllarda kazandı. Televizyon çocukları, yayınlanan programlar ve uluslararası kanal skalasıyla doymuştu. Bu çocuklar, evrensel kültürü kendi kültürleri halinde belleklerine tercüme etmeye başlamışlardı.1990’lı yılların sonlarına doğru bilgisayarların ve internetin oluşturduğu sanal ortam, televizyonun pabucunu dama atacaktır. Bu gücü de şüphesiz daha fazla seçme hakkı vererek elde edecektir.
1990’ların sonunda başlayan siyasi ve ekonomik krizler ile başörtüsü ve İmam Hatip liseleri gibi yasakların yeniden piyasaya sürülmesi, toplumumuzun büyük bir kısmının artık eğlenecek çok fazla bir yanının kalmadığını göstermekteydi. Artık mitinglerde boykotlarda gözyaşı daha yoğundu. Hep bir umut ile yasaklar lanetlendi ve her şeyin yeniden düzenleneceği inancı hep durdu içerlerde.
Gözyaşı, slogan, yürüyüşler. Diyeceksiniz ki eğlenmek ile ne alakası var bunların?Eğlenmekle değil eğlenememekle alakası var. İnsan özgür olduğunu hissettiği zamanlarda eğlenebilir.O günlerde özgür değildik belki bu günlerde de tam özgür değiliz benzer konularda.
Ama 1990’ların sonunda gittikçe azalan umutlar milenyumdan buyana günümüze kadar giderek artan bir umutla yer değiştirmeye başladı. Ve şüphesiz ikinci bir etken de yasakların geldiği yılları hatırlamayan nesil, öss kapılarına dayandı. Şüphesiz içlerimizden mutant kimlikler çıkacaktı. Çünkü yasağın ne olduğunu neyi savunduğunu bilmediği için bu yasağa katlanmak zorunda olanlar oldu. Üniversiteyi kazanmış olduğu halde üniversiteye gidemeyen insanlar bahar şenliklerini göremezken onlardan şenlikler düzenlemesini beklemek yanlış olurdu.
Mutant kimlikler demiştik içi boş kalmasın. Konserlerde alnına sevdiği şarkıcının adının yazdığı bantı sararak göbek atan başörtülüyü mü bu kategoriye almalı, üniversite sınavını kazandığı için Reina’yı Laila’yı arkadaşlarıyla kendilerine kapatıp oralarda alkol kullanmadığını söyleyerek ertesi gün umreye gidenleri mi bu kategoriye almalı?Hangisini alırsak alalım, buna biraz empatiyle yaklaşarak onları da içimize alacak bir çember oluşturmalı ve gülerken de ağlarken de tek saf olabileceğimizi gösterebilmeliyiz.Unutmamak gerekir ki başına bant bağlayanlar daha önce miting meydanlarındaydı orada öğrenmişti başına savunduğu şeyin adını yazmayı. Bunu gittiği konserde de yapabileceğini düşünmesi çok zor bir hamle değil.Diğeri alkolün haram olduğunu öğrenmiş durumda bir kardeşimiz; ama alkolün adeta çay gibi midelere indirildiği bir ortamda bulunmanın zararı olmadığını düşündüğü için orada kalması tesadüf değil.
Milenyumun sonrasındayız ekonomik gelişmeler olumlu yönde, hak ve özgürlükler yavaş yavaş artırılmaya başlanmış. Osmanlı’daki gibi kendi eğlence kültürümüzü düzenleyecek kurumlarımız tam anlamıyla yok belki. Fakat yaygınlaşan kültür merkezlerinde tiyatrolar, konserler, çeşitli faaliyetler düzenlenmeye başlanmış durumda. Her evde televizyonun yakınlarında birer bilgisayar bulunmakta. Televizyon kanalları arasında dini hassasiyetler taşıyarak yayın yapan kanallar da kurulmuş. İnternette aynı hissiyatı paylaşan binlerce site, portal, grup bulunmakta.Yani düşmanın silahıyla silahlanmak kabilinden çalışmalar var.
Evet, uzaklardan sesler geliyor, bu kez ufku bölen toz bulutları yok. Ufku bölecek havai fişekler de olabilirdi ama çok havai olmaya da gerek yok. Sesler gittikçe yaklaşmıyor, biz seslere yaklaşıyoruz.2008 deyiz eğlence bizim bizzat gayemiz değil, o bizim başka bir yerdeki kardeşimizle kardeşliğimizi pekiştirmek için bir araç. Biz de kardeşlerimiz de dünyanın zevk ve eğlenceden ibaret olduğunun farkında. Bir işten başka bir işe koşuyoruz mutluluğumuz da üzüntümüz de bir.
Sami Yaylalı(ilk kez Genç Dergide yayınlanmıştır)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MAHALLİ BELGESEL
5/4/2008 -Kategori: sanatkarimiz

Yaz sıcağının baş ağrıları ve iç bulantıları yaşattığı bir günde akşamın gelişi, evlerin önleri maşrapalarla yıkanmaya başlayınca anlaşılır. Öğle sıcağında top koşturan çocuklar tatlı su çeşmesinde güneş geçmiş başlarını ıslatırlar ama güneşi geçiremezler. Çareyi çeşmenin sol yanındaki söğüdün altına çömelerek bulurlar ılık rüzgâr yangınlarını alır gibi olur. Aynı rüzgâr, bir de yolun karşısındaki şantiyede yevmiyelerini almakta olan inşaat işçilerinin enselerini üfleyerek serinletir.
Mahalle, uzun yıllar hem aileler olarak hem de binalar olarak aynı kalmış hiçbir değişiklikle uğraşmamıştır. Yolun sonundaki büyük şantiyeden yayılan her kazma sesi mahallelinin kaylule uykusunu kaçırsa da inşaattaki tüm gelişmeler mahalleliyi cezp etmektedir. Şantiyeden mahalleye doğru yol boyunca bisikletçinin, yorgancının, bakkalın, terlikçinin ve muhtarın dükkânları sıralıdır. Her dükkânın mahalleye kattığı hava başkadır.
Bisikletçiyi delikanlılar doldurur. Motosikletlerinin bujisini tamir ettirmek ya da velespitin havası inen tekerine hava bastırmak bahanesiyle uğrarlar bu dükkâna. En hızlı uçuş denemeleri bu dükkânın önünde yapılır. En büyük kavgalar bu dükkânın önündeki kaldırıma kan dökmüştür geçmişte. Gençlerin deliren kanları ancak ezanın sesiyle teskin olur. Hepsi doğdukları günden beri abdestlidir. Değilseler de öyle denilir. Abdestsizim demek karizmayı yüz kilometre hızla duvara çarpmak demektir.
Ezan sesi duyulunca muhtarın dükkânına toplanan kalabalık birden şadırvana koşuşur. Hâlbuki az önceki siyaset ve memleket tartışmalarının harareti gündüzün sıcağını ikiye katlar derecededir. Yaklaşan seçimler, mahallelinin askerdeki evlatlarından geciken telefonlar, pkk terörü, Irak savaşı yani bilumum heybe de ne birikmişse hepsi konuşulur. Bu konuşmaların seslerini, kendilerine daha sonra dinletseniz hiçbirisi kendi sesi olduğunu kabul etmez.
Yorgancı dükkânı dolu olmaz hiçbir zaman ama kapısının önünden geçen genç kızlar vitrine yerleştirilmiş çeyizlik eşyalardan gözlerini alamazlar. Yorgancı da az sansar değil hani. Hep en pahalısından getirir eşyayı. Yorgancı bilir, onlar günün birinde mahallenin kızlarından birinin evini süsleyiverir.
Terlikçi diğer dükkânların sahiplerine inat bayandır. Dolayısıyla müşterileri mahallenin anneleri ve evde kalmış kızlarıdır. Bu dükkânın duvarları dile gelse mahallenin tüm dedikodularını bir nefeste sayıverir size. Hanım dükkân sahibi bu durumdan zaman zaman şikâyetçidir. Dükkân her gün dolmaktadır ama satışlar karın tokluğunadır. O şikâyet ettiğinde müşterilerin hepsi koyunlarında sakladıkları paraları çıkarırlar falan yerdeki akrabalarına terlik alırlar;ama ertesi gün o terliği kendileri giyerler.
Bakkalın müşterisi bu saatlerde sabittir. Mahallenin sıpaları onu boş bırakmaz. Yaşlı adamı parmaklarında oynatırlar. Babalarına dayata dayata para koparırlar onu da özlerine deymeyecek zıkkımlara yatırırlar. Bakkalın önünde paylaşamaz birbirlerine girerler. Evi kimin en yakınsa en çok o estirir rüzgârını diğerleri ona yumruk bile atamaz.
Bisikletçinin önünde çalışan mobilet marka motorlar, normal hızda giderken nerede tek başına ya da anasıyla yürüyen bir kıza rastlasa illaki ilgi çekecek bir şekilde ses çıkarırlar. Kız da normalde anasına ses çıkartmaktan korkarken orada bir şahlanır ki anası korkar hemen baş göz etmenin çarelerini arar. Ama bizim mobiletçiler fakirdir. Ne kız isteyecek akrabaları vardır ne de bir kızı mutlu edecek paraları. Sürekli cepten yeseler de baki kalan umutları vardır.
Mahallenin sonundaki şantiyenin mahallelinin umutlarında yeri olsa da bilirler mahallelerine akın edecek zenginlerin onların anılarına pusu kuracağını. Bisiklet dükkânına uğrayan gençler, zenginlerin dükkânlarında çalışmak isterler de bir daha hiçbir kızın böylesine kendilerini umursamayacağını düşünemezler. Terlikçisi, yorgancısı, muhtarı mesleklerini bırakıp apartmanın kapıcısı olmak için koşturacaklardır. Belki apartmanda yaşayacaklar belki paraları olacak ama hem apartmanın hem de paranın kölesi olacaklar.
Ve şantiyede çalışmakta olan genç amele, sigara kâğıdına yazdığı türküyü bağıra bağıra okuyarak mahallenin sonuna kadar yürüdü. “Evlerinin önü yoldur” türküsü mahallede birkaç kez daha duyuldu sonra bir daha duyulmaz oldu…
İlk kez ÖLÇÜ kültür edebiyat ve düşünce dergisinde yayınlanmıştır.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yıkılsın kıraathaneler açılsın kitapkafeler
1/4/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi
Orman değiliz artık milliparkız (İsmet Özel, M. F. Ö.)
Nun kitapkafe Konya’da çok merkezi bir yerde. Girişinde dikkatinizi çekmemesi imkânsız olan bir şey var. Malik El Şahbaz(Malcolm x) resmi ve sözleri. Nun, Mekan’a göre kitap konusunda daha zengin. Kitaplıklarında birçok yazarın külliyatı var. Gelenlerin sayısı da çok fazla. Sezai Karakoç okuyan, İsmet Özel’in düşüncelerini tartışan gençlerle dolup taşıyor Nun kitapkafe. Nun’da da söyleşilerin düzenlendiğini duydum ancak henüz hiçbirine katılabilmiş değilim. Konya’da önemli yazarlar var; İbrahim Demirci, Mehmet ve Abdullah Harmancı, Mustafa Özçelik… Onların da böyle yerlere uğradığını arada duyuyorum.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı



